25 Temmuz 2014 Cuma

kırıntı

bana bulutlarla gel
umutlar yağdır üstüme

(Bursa - 25.07.2014)

23 Temmuz 2014 Çarşamba

deneme

Türk toplumu özünde muhafazakar bir toplumudur. Yani genel anlamda, bir bütün olarak çabasını ve tüm faaliyetlerini, durumu ne kadar kötü olursa olsun gelişme yönünde değil, durumunu muhafaza etme yönünde kullanır. Hatta durumu geçmişe göre göreceli olarak daha ileri bir durumda olsa da, hep aslında şu anki durumundan daha iyi olmayan hayali bir geçmiş altın çağa özlem duyar ve onun hayaliyle yaşar. Bu anlamda da hedefi durumunu muhafaza etmek şöyle dursun, daha geriye ve ilkelliğe doğru yönelmektir. Bu açıdan bakıldığında muhafazar deyimi, muhafazakar toplum için iyimser bir terim olup doğrusu gericiliktir. Muhafazakar (gerici) toplumlarının özelliği bilim, akıl ve mantıkla değil, duygularla ve geleneklerle hareket etmeleridir. Bu tür toplumlarda çok bağıranın, sesi yüksek çıkanın haklılığına inanılır. Karizmatik ve otoriter olmak prim yapar. Bireysel farklılıklar ve düşünce özgürlüğü kabul görmez ve bastırılır. Birey topluma uymalıdır ve sürü psikolojisi ve mahalle baskısı hakimdir. Sürüden ayrılanı kurt kapar. Yenilikçi fikirler ve denemeler kabul görmez. Muhafazakar bir şekilde ataların yüzlerce yıldır sürdürdükleri geleneklere sorgusuz bağlılık esastır. Bunları sorgulamaya kalkmak sosyal dışlanmaya katlanmak zorunda kalkmaktır. Dolayısıyla inovasyon, bilim, teknoloji ve sanatsal evrimin temelini oluşturan hiçbir yenilikçi ve yaratıcı bireysel düşünce ve aktivitenin yeşermesine izin verilmez ve bunlar baskılanır. Özünde otorite figürünün (devlet başkanı, lider, aşiret reisi, baba - ama mutlaka erkek) dediği sorgusuz sualsiz kabul edilir, bu nedenle de araştırmak, tartışmak, fikirlerin çatışması ve zenginliği ile karar almak, demokrasi, hukuk, adalet, azınlık hakları, pozitif ayrımcılık, eşitlik, tüm görüşlere, cinsiyetlere, düşüncelere, inançlara, ırklara, bireylere saygı söz konusu değildir. Otorite bir şeyi söylüyorsa doğrudur, aksi yönde milyonlarca kanıt da sunsanız siz haksız, hatta hainsinizdir.
Yanlış bir şekilde Batı Medeniyeti diye nitelenen ama aslında Aydınlanma Çağı ile birlikte bugünkü halini alan ve ondan önce kilise, gelenek, kral, derebeyi otoritesi ile özünde bir muhafazakar toplum olan Batı Toplumu, bu durumunu akılcılıkla, bilimle, sanatla, hukukla, felsefeyle, özgür düşünceyle aşmıştır. Bu anlamda da özenilmesi ve yönelinmesi gereken hareket Batı Medeniyeti değil, akılcılık, aydınlanma ve hümanizmdir. Batı Medeniyeti ile kastedilen de zaten Atatürk'de "muasır medeniyet seviyesi" deyimiyle ifade bulan batının bu yönüdür. Akılcılık ve aydınlanmaya ise sadece tek bir kültürel yoldan değil, Arap Altın Çağı olan 8-13. yy (http://goo.gl/GhHpC0) ve Uzak Doğu'nun yükselişi (20-21. yy) nin de gösterdiği gibi farklı yollardan ve kültürel toplumlardan ulaşmak mümkündür.
Bu benim konuya bireysel(!) bakışımdır ve savunduklarımın doğal sonucu olarak da eleştiriye ve farklı özgür düşüncelerin zenginleştirmesine açık olmanın ötesinde, bunu teşvik eder.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

deneme

Eski şarkıları dinliyorum da, sanki o insanlar başkalardı
O insanlar savaşmadılar, öldürmediler sanki
Sanki hep aşk acısı çektiler, hep aldatıldılar, hep çocuk ve hep gözü yaşlı kaldılar

Göreceksin kendini

Nilüfer – Göreceksin Kendini

Çocukluk rüyanda
Elele okul yolunda
Aniden başlayan
İlk gönül macerasında
Aşkına inanmayıp
Akan gözyaşımda

Görecek göreceksin kendini
O kırılan aynada
Beni ve ölümsüz sevgimi

Mutluluk arayan
Her genç kızın hülyasında
Sevgiyi inkar eden
Bu bencil ve nankör dünyada
Köşesine büzülmüş
Hayattan korkanlarda

(Bursa - 16.07.2014)

4 Temmuz 2014 Cuma

kırıntı

bırakalım onları
sahte zaferleriyle
baş başa

bulandıkları çamurlarla yıkansınlar
altın tozuna girdiklerini sanıp

(Bursa - 04.07.2014)

26 Haziran 2014 Perşembe

çocukluğumdan kalan

işte yine başladı
çocukluğumdan kalan
sessiz sedasız şarkı
yüreğimde ağlayan
sessiz sedasız

içimde basamaklar
karanlık odalara
inip inip çıkmayan
içimde kalakalmış
açılmayan kapılar
açık kalmış kapılar
ve kapılar
kapanmayan
yaralar gibi

yaralar gibi
boşluklara açılan
bedenimde

sonra
içimde bir yerlerde
beni öldürmeye doymayan
türlü türlü zehirler
sıra sıra raflarda
içmeye kıyamadığım
ölmeye doymadığım
türlü türlü ölümler

korktuğumdan değil de
yakıştıramadığımdan kendime
geçiştirir gibi hayatı
öylece ayaküstü
yaralanır gibi ölmeyi
yaralarımdan ölmeyi
öldürür gibi değil de
tutunur gibi hayata
çivileyip kendimi
yaralar gibi

yaralar gibi
boşluklara açılan
bedenimde

oysa 
benim 
ölümden anladığım
sessiz sedasız
sonlanan bir şarkıdır
çocukluğumdan kalan yüreğimde
ağlayan

                                      (Bursa - 26.06.2014)


18 Haziran 2014 Çarşamba

her

her
yer
de
sin

                                          Bursa - 18.06.2014

kırıntı

uzun şeyler
kısa sürüyor
sonradan...

(Bursa - 18.06.2014)

29 Mayıs 2014 Perşembe

deneme

her ruh halimde pesimist şiirler yazabilmek gibi olağanüstü bir yeteneğim var 

meğer

içimde ölmüş yıllar önce
ağır kokulu bir ceset gibi
kaplamış bedenimi içinden
en doğurgan bildiğim yanım
bana farkettirmeden

sessizliğiymiş meğer
suskunluğu sandığım şey
bunca zamandır

deneme

bizi en çok şaşırtan, elimizi ayağımızı kesen, öylece kalakaldığımız şeyler aslında en iyi bildiğimizi sandığımız, adeta içinde yüzdüğümüz ve bizim de içimizde yüzen, parçası olduğumuz ve bizim de parçamız olan kavramlarla ilgili bir anda ortaya çıkan aydınlanmalar, zihin parlamaları, açılımlar... onlar o kadar bizden şeyler ki, onları kendimizden ayırabilmemiz ve bağımsızca üzerlerinde düşünebilmemiz böyle nadir parlama zamanlarında olabiliyor. bir an geliyor ve o biz sandığımız, tanıdık ve kanıksanmış şey karşımızda, bizim dışımızda bütün yabancılığıyla, bizden ayrışmış bir şekilde duruveriyor. o kadar yabani ve yabancı oluyoruz ki ona, nereden çıkmış olabileceğini, bunca zaman nasıl varolmuş ve bizden habersiz sinsice içimize gizlenmiş olabileceğini zihnimiz almıyor. o an anlıyoruz ki, bir şeyin bizden saklanmasının ve kendisini unutturmasının en iyi yoludur, içimize gizlenmesi ve bir parçamıza, bize dönüşmesi...

bugün zaman kavramının, mekan kavramının ve boyut kavramının üzerinde sanki ilk kez duymuş gibi düşünmeye başladığımda farkettim bunu.

deneme

nasıl oluyor da bazen insan saatlerce bir şeyi düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor da... hiçbir sonuç elde edemiyor. sonra artık yorgunluktan ve çaresizlikten dolayı ara veriyor ya da vazgeçiyor. sonra ertesi gün bir anda alacağı karar net bir şekilde gözlerinin önünde beliriveriyor. nasıl oluyor da şüpheye yer bırakmayacak kadar içine siniveriyor o karar insanın...

(Bursa - 29.05.2014)

19 Mayıs 2014 Pazartesi

soma 301









dışım kara içim kara
ne yapsan
karanlığı yükledim ellerime
karanlığı bağladım gözlerime
karanlığı dağladım yüreğime
içim kara dışım kara
ne yapsan

elim elime dolaştı
kömüre kanım bulaştı
sesimden çığlığı alın
gözlerimden karanlığı
nefesime is doluştu
soluyorum soluyorum
soludukça ölüyorum 
ne yapsan

karanlıklar korkmaz mı sanırsınız
hiçbir şeyin bitmediği
insanlığın bittiği bir yerdeyim
beni soğuk odanızı ısıtan
sıcacık yüreğimden tanırsınız

                              Bursa - 19.05.2014