15 Haziran 2016 Çarşamba

araf

bir çöl ova
sonu başı belli değil
benim bu ovada evim yok
bir güneş var
kudurması kendine
sarmaşıkların altı var
ısınmaktan kaçtığım
bu ovada gidecek yerim yok

benim yatacak yerim yok
büyük sıçrayışlarda
ben hep uyumayı beklerim
evrenin kusmasını beklerim üzerime
bundan başka örtüm yok
benim kaçacak yerim yok
kendimden başka

bir tepe kum
sonu başı belli değil
benim bu kumda yürüyesim yok
bir güneş var
acısından kudurtan
benim bu kumda gömülesim var
bir yerlerde saklanasım var
kendimden başka

bir gök bulut
içime kaçası gelmiş
bir pamuk tarlası
gözlerime soktuğum
gözlerime tıktığım
yeni bir karanlık sadece
hep yeniden tanımadığım
aynı mutlu son
aynı suda yıkadığım saçlarım

benim içecek zehrim yok
kendimden başka

                                        Bursa - 15.06.2016

süpür

ölü çiçekler öldü sabah akşam
ölü yağmurların susuzluğundan ölmüş
ölü ağaçlardan ölü rüzgarın kopardığı
ölü yaprakları süpürdüm

süpürdüm yağmurları
süpürdüm bulutları gökyüzünden
süpürdüm yüreğimden umutları
ölü çiçekler öldü sabah akşam
bir ben kaldım

                              Bursa - 15.06.2016

11 Haziran 2016 Cumartesi

kırıntı

havasız denizde
vakit yok
soluk almaya vermeye
kısa ömür

ama geçmez bazen
geçmek bilmez

havasız denizde
nefessiz gemi
dünya küçücük
yol bitmek bilmez

(Bursa - 11.06.2016) 

tekila

tekila shot
içim ısın
içim yan

güzeldin
ama çok zaman geçti
içim yan
öyle bir ateştin ki
yangın yeriydin
ama her ateşi söndürür zaman

bu dudaktın
bu gözlerdin
nereye ölüyorsun
nereye gidiyorsun
zaman

                                 Bursa - 11.06.2016


3 Haziran 2016 Cuma

;

beraber ölüşümüz
topraktan sonra nokta
toprağa gülüşümüz
noktadan sonra virgül
içimizde bir çocukla
hayata dönüşümüz

                          Bursa - 03.06.2016

14 Mayıs 2016 Cumartesi

tekvin

ilk önce geçmiş vardı
geçmiş biçimsiz ve boştu
bu boşluğun ortasında
herkes vardı
tanrı vardı
ben yoktum
herkes oradaydı
annem yoktu
süt yoktu

sonra karanlık bir düş oldu
bu karanlık düşün içinde
ben vardım
karanlık bir düşten uyandım
her yer karanlıktı
ışık olsun istedim
ışık oldu
ışık iyiydi

akşam oldu - sabah oldu
ikinci gün
bir şeyler duymaya çalıştım
bir şeyler bilmeye çalıştım
ben kimim
yoruldum

orada olanlar tek tek gittiler
orada olanlar tek tek gidiyorlar
sabah oldu - akşam oldu
on bininci gün
gelecek yoktu
geçmiş biçimsiz ve boştu
bu boşluğun ortasında
hiç kimse yoktu
ben vardım
bir tek ben vardım
ben kimdim
yoruldum

                                    Bursa - 12.05.2016

12 Mayıs 2016 Perşembe

ölümün en güzeli

ölümün en güzeli
yaşamın en kötüsünün sonunda
düşlerinden alabildiğine uzak
gölgelerin bile düşmeye tiksindiği
pis bir kaldırımın yanı başında

                                       Bursa - 12.05.2016

23 Mart 2016 Çarşamba

ölüm

ölüm ne kadar da hızlı
yavaş geldiğinde bile
nefes aldırmaz insana

ölüm ne kadar da yavaş
sanırsın oysa
sıkıldığınla kalırsın
binbir hayal ortasında
bomboş çıkar yaptıkların
buza yazılar kazırsın

17 Mart 2016 Perşembe

Öte

Ben öldükten sonra, beni alıp geniş duvarlarından birinde dev bir ekranın olduğu baştan aşağı bembeyaz boş bir odaya götürdüler. Sonra en başından başlayarak hayatımı gösterdiler ve belirli yerlerinde durdurarak, yaptığım tüm hataları, aldığım tüm yanlış kararları, aptallıklarımı bir bir önüme koydular. Yaptığım hataları her ne kadar yaşamımın ileriki dönemlerinde sezinlemiş olsam da, bunların net bir şekilde, şimdi öldükten sonra önüme konulması, bir anda binlerce pişmanlıkla boğuşmama ve kahrolmama neden oldu.

"Burası cehennem olmalı" diye düşündüm dehşet içinde. "Nereden biliyorsun?" dedi bir ses. "Benim sorumluluğum altındaki, yaşanmış bitmiş koca bir hayatın binlerce hatasını, şimdi artık ben onları düzeltecek hiçbir şey yapamayacakken bu şekilde önüme koymak işkencelerin en büyüğü değil de nedir?" dedim bu sefer sesli bir şekilde. "Hayatının senin sorumluluğun altında olduğunu da nereden çıkardın?" dedi ses, "ayrıca, henüz ölmemişken de, hayatının daha erken dönemlerinde yapmış olduğun ve geri dönüşü olmayan hatalarının hangisini düzeltebildin ki? Belki de geldiğin hayat cehennemdi ve şimdi hiçbir şeyi düzeltemeyecek olmanın huzuru içinde cennette olmalısın"

Sonra bir çocukluk rüyamın ortasında buldum kendimi. Genişçe ama yamuk yumuk taşlarla örülü bir kaldırımın ortasında telaşlı telaşlı yürüyorum. Annem az önce yanımdaydı, ama şimdi ortalarda görünmüyor. Kaldırımın yol olmayan tarafında ötesinde ne olduğunu göremediğim alçak bir duvar var. Göremiyorum çünkü benim de boyum kısa. Duvarla kaldırımın arasındaki yaklaşık iki metrelik mesafede ise sık bir çalılık var. Bulduğum bir aralıktan çalılığın içine dalıyorum. Bunu yapmamam gerektiğine dair bir endişe akıp geçiyor kafamdan. Çalılığın içinde tünel gibi loş ve dar bir boşluk kıvrılarak devam ediyor. İlerleyip ilerlememek konusunda tereddüt ediyorum. Sonra birden kaskatı ve güçlü iki kol belimden yakalıyor beni. Sarsılıyorum. Kollar bir mengene gibi sarıp sıkıştırmaya başlıyor beni. Kolların ucunda yengeç kıskaçları gibi kocaman iki kıskaç var. Giderek daha çok sıkıyorlar. Nefesim kesiliyor, ciğerlerim yanmaya başlıyor. Böbreklerimin üzerinde bir sancı hissediyorum. Sonra annemin bağrışlarını duyuyorum. "Çalıların içinde yılan olabilir demiştim sana" diyor. Uyanıyorum.

"Yok artık" dedim. "Rüyalara kadar gireceksek, bu işin sonu gelmez". "Endişelenme" dedi ses. "Yaşarken, sürekli hiçbir şeye zamanım yok diye yakınır dururdun. Eski alışkanlıklardan kurtulmak zor tabii. Öte yandan pek de haksız sayılmazdın hani, çünkü aslında zaman diye bir şey yoktur."   

O an artık dayanamadım. Zamanın çok olması, ya da olmaması, ya da bu ikisinin aynı şey olup olmadığı umrumda bile değildi artık. Seyretmek istemiyordum daha fazla. Bu ekranı kapatan bir düğme olmalıydı elbet. Kimini unuttuğum, kimini ise unutmak istediğim, önümde akıp giden görüntüleri durdurabilmek umuduyla yerimden yavaşça doğruldum. Daha doğrusu öyle sandım. Çünkü birden ayaklarım yerden kesilir gibi oldu. Kafamda ve midemde, aynı anda, sanki her şey dönüyormuş ya da kaydıraktan kayıyormuşum gibi garip bir boşluk hissettim. Tüm duvarlar, zemin ve tavan, aralarındaki sınırların ve geçişlerin anlaşılamayacağı şekilde bembeyaz olunca insan dengesini kaybediyor, mesafeleri ve yüzeyleri algılayamadığından, boyutsuz bir boşlukta süzülüyormuş hissine kapılıyor tabii. Ama aslında öyle olmadığını hemen farkettim. Çünkü ayaklarım ileri geri hareket ettiği halde ekrana yaklaşamıyordum.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Kabus

Tüm gece boyu kabus görüyorum. Özellikle de sabaha doğru, kalkacağım saatten çok önce uyanırsam hele, saat çalana kadar sinirimi bozan ne kadar şey varsa beynime üşüşüyor.
Her minik uyuyuş ve uyanışımda başka bir kabus. Öyle gerçeküstü, canavarlar, katliamlar, kovalamacalar falan değil, tamamen gerçekçi ama abartılmış şeyler. Günlük hayatla ilgili şeyler. Yetişmeyen işlerin koşuşturması, çözülemeyen sorunların paniği, eski sevgililerin mutlulukları, benim yalnızlığımın tam ortasına ikinci çocuğunu doğuranlar... Arada gözümü açar gibi oluyorum ve bir an için bilincim yerine geliyor. İşte esas o an, sanki kanımda dolaşan morfinin etkisi geçmiş gibi bir acı saplanıyor beynime. Tam da o an aslında rüyamın, gün içinde baskılamaya çalıştığım acı gerçekleri beynime çaktığını en derinden algılıyorum. Gün içinde türlü şeylerle oyalanarak görmek istemediğim her şey, rüya aracılığıyla en savunmasız anımda beni kıskıvrak yakalıyor. Beni o dipsiz kuyunun en derinine bakmaya zorluyor. Huzursuzluktan başım dönüyor, midem bulanıyor. Kusamıyorum.

Sonuçta varoluşsal kaygıların dehşeti içinde, hayatın hiçbir anlamı yok diye dertlenen bir beynin, başkalarının hayatının mutlu anlamlarını bulup çıkarabilmesi büyük bir çelişki kendi içinde. "Angst"ın da ötesine geçiyorum. Kendi hayatını sakinleştirmek, teskin etmek, acılarını hafifletmek, kısacası bu hayata katlanabilmek için hiçbir şekilde sıkıntıya girmeyen beynimin, başkalarının hayatlarının ne kadar anlamlı olduğunu sürekli işlemesi korkunç. Kafamın içinde canıma okuyan bir psikopatla yaşıyorum. Ondan kaçma şansım yok. Terbiye etmeyi ise çok denedim. Her seferinde ıslak sabun gibi elimden kaydı. Daha güçlenmiş olarak geri döndüğünde ise en acımasız yeni işkence metotlarının hepsini üzerimde uyguladı.

Böyle insanın içinden sonsuz bir kaynak gibi fışkıran acıların çaresizliği içinde boğulurken, birdenbire hayatın anlamsızlığı ve hepimizin ölecek olması büyük bir avuntuya dönüşüyor.
"Çünkü" der beynim, "umarım her şey çok çok çok anlamsızdır ve bir an önce ölür gideriz.
Çünkü benim değil başkalarının kaybedecek şeyleri var ve zaman hepimizin aleyhine işliyor olsa da, en az bana zararı dokunuyor". Acıların köşeye kıstırılmışlığı içinde en ilkel ve bencil kimliğine bürünüyor. Herkesi lanetliyor. Gücü yetse, muhtemelen az ya da çok kendisine benzer acılar çeken türdeşlerinin hepsini bir kaşık suda boğmaktan zerre çekinmez o an. Doğanın birliğinden, evrenin ortaklığından alabildiğine izole olmuştur. Trilyonlarca yıldızdan çıkan ışığın bir zerresinin bile isabet etmeyeceği kadar kuytu bir köşede, derin karanlığında boğulmuştur. Ölümün evrenselliği ve kaçınılmazlığı evrendeki ve elinde avucunda kalan biricik adil şeydir o an. Adaletin sadece yok etmede tecelli etmesinin burukluğunu o an duyumsamaz. Oysa ölüm olmasa sonsuz şansı olacaktır her şeyi yeniden kurgulamak için. Sonsuz kere atabilecektir zarlarını. Ensesinde giderek daha yakından duyduğu zamanın soğuk nefesinin bu paniği beslediğini inkar eder, bir kurtarıcı gibi tutunur ona. Düşüncelerinin abartılı olduğunu da bilir içten içe. Karanlıkların her zaman bu kadar karanlık olmadığı zamanların olduğunu hatırlar ve hemen unutur. 

Eğer insanın hiçbir sorununun olmaması bu tür iç bunalımlara yol açıyorsa, sorunsuzluk belki de en büyük sorundur derler. Ama ben böyle olmadığını düşünüyorum. Ben bütün o sorunları görüyor ve her gün yeniden yaşıyorum çünkü. Sadece şu an geçici bir süre için onların içinde olmadığımı ve bir zaman sonra hepsini tek tek yaşayacağımı her gün yeniden yeniden işliyorum. Bir gün annemi ve babamı mezarlığa gömeceğimi, sonra gerçekten hiç kimsem kalmayacağını, sonra yaşlılık sorunlarıyla tek başıma uğraşacağımı ve şimdi sorunsuz gibi görünen dünyanın çatırdayacağını zaten şu an sağlamken görüyorum. İnşa ettiğim binanın katlarını çıkarken o katların tek tek çökeceğini göre göre yapıyorum bunu.
Evet akşam yeniden yatacağım nasıl olsa diye yatağını yapmamak, ya da nasıl olsa tekrar yemek yiyeceğim diye bulaşıkları yıkamamak gibi örneklerle karşıma dikilebilirsiniz. Hayat zaten bu yeniden yapma ve yeniden yıkılma üzerine kurulu da diyebilirsiniz. Hepsini çok iyi biliyorum. Ama işte, içinde bulunduğu labirentten çıkış arayan bir fare gibi dönüp dolanıyorum. O çıkışın aynı zamanda ölümüm olacağını bildiğim için çıkmamaya çalışıyorum, oyalanıp duruyorum bir yandan. Ama çok sıkılıyorum. Kendimi oyalayacak şeylerin giderek tükendiğini ve sabrımı da alıp götürdüklerini biliyorum. Sanki mutsuzluk derin bir kuyu ve ne kadar düşersen düş dibi yok. Kendini her gün yenileme ve seni her gün baskılama yeteneği müthiş. Bir yerde dur durak bilmiyor, alışmaktan anlamıyor. Prometheus'un ciğeri misali her sabah tazelenen bir yara gibi yeniden sana acı vermek üzere hazırlıyor kendini. Oysa mutluluk bir kar tanesi gibi, kendisine sakınır da dokunmazsan ve bozulmasın diye uzak durursan zaten hissedemiyorsun, dokunduğun anda da eriyip bozuluyor hemen. Zaten o kadar nadir rastlanan bir şey ki, önüme kazara bir mutluluk ihtimali çıksa, elim ayağıma dolanıyor, ne yapacağımı, bu yeni durum karşısında nasıl tavır takınacağımı şaşırıyorum. Mutluluk sanki ilk kez tadacağım bir duyguymuş gibi o kadar beceriksizim ki onu yönetmekte, sanki mutluluğa biblo dükkanına giren bir fil gibi kıra döke yaklaşıyorum.

Sonra her sabah aynı döngü tekrar tekrar yaşanıyor. Beynim kördüğüme dönmüş milyonlarca çeşit, karanlığın her tonunda yumakla dolu. Çözmeye çalıştıkça karışıyor. İnsanın cinnet geçirip makası eline alıp doğrayası geliyor.

Bu kadar sözden sonra korkum zaten söylenecek her şeyin söylenmiş olması. Mucizevi bir kurtuluş yok. Sihirli bir kelime yok. Sadece bazen birdenbire iyi hissediyorum. O zaman da "ne oldu da şimdi..." diyorum kendi kendime. Aslında anlamsızlık evim oldu, bunun dışına çıkan durumlara şaşırıyorum ve artık onları sorguluyorum. Onlar bana daha garip geliyor artık.

22 Şubat 2016 Pazartesi

kırıntı

bazen şuradan güneş doğuyor

12 Şubat 2016 Cuma

boş zaman ölümleri

bir gün gelecek
o suyun kıyısında, güneş batarken... ben orada olmayacağım
suyun yüzeyinden çıkan buğuyu çekemeyeceğim içime
ve dinleyemeyeceğim minik kuşların ötüşlerini

kaç kere daha
istesem de
zamanım olsa da
tüm kaygılarımı bir yana bırakabilecek olsam da
gitsem otursam o kıyıya
kaç kere daha
unutabilsem kendimi

bir gün gelecek
o köprüden geçmeyeceğim
o yağmurun parlaklığını göremeyeceğim tuğlalarda
serinliğini yüzümde
tıkırtısını kollarımda hissetmeyeceğim

o yol boyunca sıralanan ağaçlar
bacalardan tüten duman
ayaklarımı aşağı çeken o bayır
gün gelecek onlar da olmayacak

o mavi gökyüzünü
bulutlar olmadığında
ve türlü türlü bulutları
bırakacağım arkamda

şimdi de zaten
sadece buradayım
burası dışında her yerde
pratikte bir ölüyüm aslında

farkında olmadan bir ölüyüm
her an, neredeyse her yerinde dünyanın
ve doğmamış olduğum tüm zamanların
hatırlanmayan ölüsüyüm
söylenmemiş bir şarkıyım dudaklarımda

                                       Bursa - 12.02.2016